Lütfen Bekleyin Sayfa Yükleniyor

Bir Polis Akademisi Hikâyesi - Zafer Ercan

Kimler bilir ve hatırlar Eski Ankara Otogarını? Hayatımda ilk kez 1992 yılı Temmuz ayında hem Ankara ile hem de karşılaştığım andan itibaren içimin bir türlü ısınamadığı Eski Ankara Otogarı ile tanıştım. Polis Akademisi sınavına girebilmem için bizzat başvurmam gerekiyordu. Böyle bir tecrübeyi ortaokul üçüncü sınıfında yaşamıştım ilk kez. Antalya’dan köyümüzün olduğu Burdur iline gitmek dışında, ilk kez bir başka şehir olarak İstanbul’a gitmiştim. Kuleli Askeri Lisesi sınavına giderken yanımda Rahmetli Babam vardı ama Polis Akademisi sınavı için Ankara’ya geldiğim de artık liseden mezun olmuş bir on sekizliktim ve yalnızdım. Ankara’ya ulaşmak için geceden bindiğim Antalya otobüsü sabah saatlerinde otogara vardı.

Hayatımın önemli bir fırsatı olacak bu sınava başvurmak, gelecek kaygısı, babamın 19 yıl çalıştığı fabrikanın iflas etmesiyle işsiz kalan babamın durumu, beynimin kıvrımlarına elimle ulaşıp kaşıma isteği oluşturmuştu ben de. Hiç sevmediğim Ankara Otogarında ilk kez keşfettiğim beynimin kıvrımlarını kaşıma isteğim bir gelmiş, pir gelmişti o gün ve bir daha da hiç gitmedi. Küçük Antalya otogarından sonra daha büyük olan Ankara otogarı yaz güneşine rağmen çok karanlık gelmişti gözüme ve sonraki yıllar boyunca okulu kazanmanın mutluluğuna karanlık bir gölge olmuştu ilk andan itibaren.

Otogar çıkışında hiç bilmediğim Ankara’ya adımlarımı atarken rehber olsun diye danıştığım birkaç Ankaralı en azından gideceğim yön konusunda bir fikir vermişlerdi. Son sorduğum kişi gülerek; “ben de oraya gidiyorum ama yolu bilmiyorum” dedi. Yan yana yürümeye başladığım ve o gün ortak kadere yürüdüğümüzü ikimizin de bilmediği devre arkadaşım Mustafa Ateş’le tanıştım. Beraber yürüdüğümüz o yol, beraber okuduğumuz o dört yılın okuluna götürdü bizi. Necatibey Caddesi, sonrasında kim bilir kaç kez adımlayacağımızdan habersiz bir halde ulaştırdı bizi Polis Akademisi’ne…

Mustafa önde ben arkada, o zamanki koyu yeşil polislerin üzerindeki yazlık üniformaları incelerken sıra bana geldi, evraklarımızı verdik başvuru standına. Boy kilo ölçümünün ardından, özensiz bir saman kâğıdına, bilgilerimizi yazıp, fotoğrafımızı yapıştırıp verdiler. Ve 92000812 aday numarası ile artık bizzat başvuru işlemim tamamdı. Son sınıfta yatacağım, asansörü bir eğitim-öğretim yılı hep bozuk, kas yapıcı merdivenlerin başladığı 11. Katın girişinde yapılan prosedür işlemleri bitmiş ve iş sınav zamanını beklemeye kalmıştı.

31 Ağustos, 1-2 Eylül Mülakat, 3-4 Eylül Beden Eğitimi ve 05 Eylül 1992 sınav tarihlerinin yazılı olduğu, “Polis Akademisi Lisans Bölümü, Sınavları Giriş Belgesi” elimde sınav sonrası oluşacak hayatımın ihtimalleri beyin kıvrımlarımda seyahat ediyordu. Sınav başvurusu da olsa, karşımda herkes polis olunca ister istemez gerilmiştim. Hayatımda bu kadar polisi bir arada ilk kez görüyordum. Sonrasında Akademinin bitmek bilmez; “oğlum dışarı bak!”, “ne var ki?”, “polis arabaları var, kampüsü polis basmış”, “ha ha çok komik” geyiğinden habersiz, güneşli havada, izbe, karanlık, her karşılaştığınız kişinin sanki sizi dolandıracağı hissi veren, Ankara Otogarına dönüp Antalya’ya geri döndüm.

Sınav gününe kadar, o zamanki adıyla ÖYS olan üniversite giriş sınavına zaten antrenmanlı halimle ders çalışmaya devam ettim. Beden Eğitimi konusunda sıkıntı yaşayacağımı hiç düşünmüyordum. Mülakatın ne olduğu konusunda ise yaşamsal tecrübelerim olmamakla birlikte etrafım bilirkişi ile doluydu. Çoğu kişinin mülakat tanımı; “birini buldunuz mu?” sorusu ve muhakkak “birini bulmak lazım” tavsiyesi ile nihayetleniyordu. Acaba kimdi bu biri denen? Mülakat sınavı konusunda popüler olduğu kesindi.
Sınav zamanı geldi çattı. Babamın Dayısının eşinin, akrabaları olan, hayatımda ilk kez tanışacağım ailenin yanında kalacaktım. Böylece en büyük sorun hallolmuştu. Allah onlardan razı olsun. İlk gün elenirsem bir gece kalacaktım. Öyle olursa aileye fazla yük olmam diye de moral buluyordum. 3 günden hangi gün mülakat sırası bana geldi hatırlamıyorum, karşımda hangi rütbeliler vardı onu da hatırlamıyorum, ne sorduklarını da hatırlamıyorum. Tüm bunları yıllar yıllar geçtiği için değil, görüşme odasından çıktığım anda, yaşadığım yüksek heyecan sebebiyle zaten o anda unuttuğum için hiç hatırlamıyorum. Beden eğitimi sınavı Anıttepe Kampüsünde bulunan (hala aynı yerde bulunur) spor salonuna kurulan pentatlon kulvarında gerçekleşti. Hiç zorlanmadan geçtim.

Ve zurnanın zırt dediği yer; mülakat ve beden eğitiminden elenenlerin katılamadığı yazılı sınav. Bir sınavda ilk kez silahlı gözetmenlerin olduğu bir tecrübe yaşamıştım, ancak gözüm onlara ilk başta iliştikten sonra süreniz bitti komutuna kadar hiç görmemişti. Sonrasında yine her vize ve final sınavında nazımız geçen gözetmen komiserlerimize yaptığımız bıktırıcı esprinin ilk tecrübesiydi bu: “Komiserim sınavlarda silahlı olmanız üzerimizde baskı oluşturuyor.”

Yazılı sınavının sonuçları Polis Akademisi Başkanlığı Anıttepe girişinde asılı bir halde benim gidip bakmamı bekliyordu. Üst üste bir kalabalık vardı camlara yapıştırılan sonuçların önünde, çoğunluğun küfrederek çıktığı bu kalabalığa ürkek ürkek yaklaştım, 8-9000 kişinin katıldığı bir sınavda, öncelikle 125 kişilik yedek listesine bakarak umutsuzluğuma tavan yaptırdım. Bir yandan da dua ediyordum, “yedekte olmaktansa kazanamamış olayım” diye. Düşünsenize 108. yedeksiniz, neye yarar, asil 108 kişi elenecek değil ya. Asil kâğıdına nefes almadan bakmaya başladığımı fark ettim, önümden bakacağı yer kalmayan birinin çıkmasıyla, asil adayların sonuçlarıyla burun buruna kaldım. Yine sondan başladım bakmaya, yine yoktum, sonra ki kâğıt, yine yoktum. Son iki sayfaya bakarken, muhtemel kalbim durmuş kalabalığın nefesleri sayesinde suni teneffüsle hayattaydım.

Son sayfadan önce 67. Sırada, adımı gördüm, babamın oğlu olduğum da yazıyordu, doğum yerim, tarihim aynı ben. Umarım aynı isim ve rakamlarda bir kişi daha yoktur diyerek usulca kalabalığın arasından kendimi dışarı attım. 92000812 aday numaralı Zafer Ercan 67. Sırada Polis Akademisi sınava giriş adaylığından, öğrenci adaylığına terfi etmişti. Böylece ilk terfiim de gelmiş oldu. Yıllar sonra hak ettiğim son terfiimi ne diye vermeyeceklerinden habersiz, çok mutluydum.

Ankesörlü telefonlara koşup evi aramadan önce, yerini ezber ettiğim, adımın olduğu kâğıda bir kez daha baktım. Benin ben olduğundan iyice emin olunca sesimi Antalya’ya kavuşturacak, Bakanlıklar Postanesine vardım, kulübenin boşalmasını bekledim, evimizin rakamlarını çevirdim. Telefonu açan ablama şöyle bir ayar verdim; “artık bir komiser yardımcısı ile konuşuyorsun, ona göre”, arkadan bağrışlar, çığlıklar, sırayla herkesle konuştum, Babam, Annem, kardeşim, bir de hemen ekledim; “gelmiyorum çünkü intibak eğitimi başlıyor!”

O gün aileme hemen geri dönemedim, hatta tatillerim dışında ben aileme bir daha hiç dönmedim! O gün başladı ve üzerinden 4 yıl Akademi artı 19 yıl meslek hayatım geçti. Teşkilatım ise bu serüvene, 10 Nisan 1845’de başladı ve üzerinden tam 170 yıl geçti. Hani siz siviller her konuştuğunuzda bizi eleştiriyorsunuz ya, hem de bunu yaparken herkesi aynı kefeye koyuyorsunuz ya, biz işte bunlar da dâhil her şeye rağmen iyi polisler olarak polislik yapmaya devam ettik ve ömrümüz nereye kadar yeterse etmeye de devam edeceğiz…

Ne olur sizler de aradaki farkı fark edin! Mesela bir Polis Akademisi mezunu olarak ben hikâyemin başını size yazdım, yazabildim ve halen hikâyemi, -her şeye rağmen gözümü kırpmadan canımı vereceğim ay-yıldızlı al bayrağım için- yazmaya devam ediyorum. Kendi Hikâyelerinin yukarıda okuduğunuzun benzerlikte olan başlarını yazabilen yüzlerce Kolejli ve Akademili kardeşim devamını şu anda yazamıyorlar. Çünkü Polis Koleji ve Polis Akademisi kapatıldı. Bilin istedim…

Ne o? Yazının sonu istediğiniz gibi bitmedi mi yoksa???

10 Nisan kutlu, mutlu, umutlu olsun!

Zafer Ercan
09.04.2015
zafer@zaferercan.com
twitter: @zaferercan



Yazıyı Paylaş